|
On altıncı yüzyıl Osmanlı velîlerinden. Kastamonu vilâyetinin Taşköprü kazâsında
doğdu. Doğum tarihi kesin olarak belli değildir. Küçük yaşlarda İstanbul’a
giderek; tefsîr, hadîs , fıkıh ilimlerini öğrendi. Zâhirî ilimlerde yetişmiş bir
âlim olarak Kastamonu’ya dönerken, Bolu’da Hayreddîn-i Tokâdî hazretlerine
uğradı. Tasavvufta üstâd olan Hayreddîn-i Tokâdî, Halvetî yolunun
büyüklerindendi. Hayreddîn-i Tokâdî, kendisini ziyâret eden bu kâbiliyetli
talebeyi bir müddet memleketine göndermeyip yanında bıraktı. Şa'bân-ı Velî
senelerce Hayreddîn-i Tokâdî’ye hizmet etmekle şereflenip, teveccühlerine
kavuştu. Hocasının himmeti bereketiyle kısa zamanda yetişerek, tasavvuf yolunda
yüksek derecelere kavuştu. Hocasının 1535 (H.941) de vefâtından sonra halîfesi
oldu. Şa’bân-ı Velî, Kastamonu’ya giderek, halkı irşâda, yetiştirmeye başladı.
1568 (H.976) da vefât edince, Kastamonu’nun Hisâraltı civârındaki türbesine
defnedildi.
Şa'bân-ı Velî, dünyâya hiç meyletmezdi. Takvâ ve verâ ehli idi. Haramlardan
şiddetle kaçar, hattâ şüpheli korkusu ile mübahların bile fazlasını terkederdi.
Zamanlarının bir dakika boşa geçmemesi için uğraşır, vaktini ibâdet ve insanlara
faydalı olmakla geçirirdi. Kendisine sığınanları boş çevirmezdi. Dîn-i İslâmı
yaymak, Ehl-i sünnet îtikâdını herkese anlatmakla vaktini değerlendirirdi. Dînin
emirlerini yapmayan ve yasaklarından kaçınmayanlara ziyâdesiyle nasîhat eder,
onların Cehennem'de yanmaması için elinden gelen gayreti gösterirdi. Getirilen
hediyeleri, kendisi zâhiren çok fakîr olduğu halde, hepsini muhtaçlara,
yetimlere dağıtırdı. Halkın arasında Hakk'ı anardı. Görünüşte insanlar arasında
bulunurdu, fakat kalbi ile hep Allahü teâlâyı hatırlar, hakîkî sâhibinden bir ân
dahî gâfil olmazdı. yaptığı duâlar, kabûl olurdu.
Talebelerinden Muhyiddîn Usta anlattı: Bir gün hocamız Şa'bân-ı Velî
hazretlerinin huzûrunda idik. Ilgaz yolundan bir kimse geldi ve hocamızın elini
öptükten sonra; “Efendim! Yol üzerinde bir değirmenimiz vardı. Bir arkadaşımla
değirmenin taşını değiştirecektik. Yeni taşı kaldırdık, tam koyacakken derenin
dibine yuvarlandı. Dereden tekrar çıkarıp yerine koymamız mümkün değildi. Çünkü
taş çok ağırdı. Ne yapacağımızı düşünüp dururken, hatırımıza siz geldiniz ve;
“Yetiş ey Şa'bân-ı Velî hazretleri!..” diye imdâd istedik. O anda bir el,
değirmenin taşını aşağıdan aldığı gibi, getirip yerine koydu. İşte, orada
gördüğüm el ile bu öptüğüm el, aynı eldir.” dedi.
Talebelerinden Mehmed Efendi anlattı: “Şa'bân-ı Velî hazretlerinin talebesi
olmakla şereflendiğim sıralarda, onun pekçok kerâmetlerini gördüm, hâllerine
şâhid oldum. Horasan evliyâsından biri, talebelerinden hâl ehli olan birkaçına;
“Anadolu’da derecesi yüksek, pek kıymetli bir velî yetişti. Arzu ettiği an
melekler âlemini seyretmektedir. Siz de ziyâretine gidiniz. Onun feyz ve
bereketine, teveccühlerine kavuşunuz.” buyurdu. O talebeler de Anadolu’ya doğru
yola çıkıp Kastamonu’ya yaklaştılar. Bu sırada Şa'bân-ı Velî, iki talebesine bir
ayna verip; “Horasan dervişlerinden üçü ziyâretimize gelmektedir. Aynayı bu
gelenlere veriniz.” buyurdu. Aynayı alan iki talebe, Horasanlı dervişleri
karşılamaya çıktılar. Yolda karşılaştıklarında, emânet olan aynayı gelenlere
verdiler. Horasanlı dervişler aynaya baktıklarında, içinde Şa'bân-ı Velî’nin
tebessüm ederek kendilerine baktığını gördüler. Bu hâle hayret ettiler ve; “Bize
bu kâfidir. Göreceğimizi gördük, Şa'bân-ı Velî’nin teveccühlerine kavuştuk.”
diyerek Horasan’a döndüler.”
Şa'bân-ı Velî’ye bir gün fakir bir kimse gelerek; “Efendim! Fakirim. Bir
merkebim vardı, o da öldü. Şimdi ne ile çocuklarımın geçimini temin edeceğim? Ne
olur duâ buyurun da, cenâb-ı Hak beni nâmerde muhtâc etmesin.” dedi. Şa'bân-ı
Velî de, ellerini açarak bu fakir için Allahü teâlâya yalvardı. O sırada bir
atlı, yedeğinde bir katır ile Şa'bân-ı Velî hazretlerinin huzûruna varıp;
“Efendim! Bu katırı size hediye etmek niyetiyle tâ memleketimden geldim. Lütfen
kabûl buyurunuz.” dedi. Şa'bân-ı Velî, yanında duran fakîre dönerek; “Ey fakîr!
Allahü teâlânın sevdiklerine olan bağlılığın ve muhabbetin sebebiyle, cenâb-ı
Hak sana, merkebin yerine daha güçlü bir katır ihsân etti. Nîmetinin şükrünü bil
ki, daha da çoğaltsın.” buyurdu ve katırı fakîre teslim etti. Katırı getiren
kimse, bu işe şaşırıp kaldı ve hayretinden; “Sübhânallah” deyince, etraftakiler;
“Niçin hayret ediyorsun?” diye sordular. O kimse de; “Bu katırı yarın
getirecektim. Lâkin içime, hayırlı işi geciktirme, diye bir düşünce geldi. Bunda
bir hikmet var diyerek acele ettim.” dedi.
Kürekçi Mustafa isminde, Şa'bân-ı Velî’yi çok seven biri anlattı: “Birisine bin
iki yüz akçe borcum vardı. Onu ödemek için çok çalıştığım hâlde bir türlü para
biriktirip veremedim. O kimse de, zaman zaman gelip parasını istiyordu. Ben her
defâsında; “Biraz daha mühlet ver.” diyordum. Bu durumun böyle devâm
etmeyeceğini anlayınca, bir velînin kabrine giderek; “Yâ Rabbî! Enbiyân ve bu
evliyân hürmeti için, bana borcum kadar dünyâlık ihsân eyle!” diye duâ eyledim.
Oradan ayrıldıktan sonra, aklıma Şa'bân-ı Velî hazretleri geldi. Huzûr-i
şerîflerine vardığımda yanında kimse yoktu. Beni görünce, oturduğu minderin
altını işâret ederek; “Bunun altındakileri al!” buyurdu. Elimi uzatıp, bir
miktârını aldım. Hepsini almadığımı görünce, bana; “Hepsini al. Hak teâlâ
oradakilerin hepsini senin için gönderdi.” buyurdu. Bunun üzerine hepsini aldım.
Sonra benim için el kaldırıp; “Yâ Rabbî! Bunu darda koyma.” diye duâ etti.
Huzûrundan ayrıldım. Tenhâ bir yere vardığımda paraları saydım, tam borcum
kadardı. Çok sevindim. Hemen gidip borcumu verdim. O günden beri hiç kimseye
borçlanmadım, elhamdülillah.”
Murâd Halîfe ismindeki imâm, bir gün Şa'bân-ı Velî’yi ziyârete geldi. O sırada
Şa'bân-ı Velî câminin bahçesinde talebeleriyle oturmuş sohbet ediyordu. Murâd
Halîfe, bir müddet onların yanına oturup sohbeti dinlemeye başladı. Dinledikçe,
Şa'bân-ı Velî hazretlerinin büyüklüğünü anlıyordu. Bir ara Şa'bân-ı Velî’nin
mübârek başını câminin kubbesi yüksekliğinde gördü. Hemen varıp, Şa'bân-ı
Velî’nin dizinin dibine oturdu ve elini öpmeğe başladı. Talebelerden biri
yavaşca; “Bu adam ne yapıyor? Durup dururken hocamızın elini öpüyor.” deyince,
yanındaki kalb gözü açılmış olan talebe de; “Eğer hocamızın mübârek başının
Arş-ı âlâya değdiğini görse, zevkten helâk olurdu.” dedi.
Şa'bân-ı Velî, zaman zaman şehrin kenârında bulunan bir ulu çınar ağacının
yanına gider, ağacın kovuğu içine oturarak Allahü teâlâyı zikreder, mahlûkları
hakkında tefekkür ederdi. Bir gün, böyle ağacın kovuğunda tefekkür edip
otururken, bâzı kimseler gelip Şa'bân-ı Velî’yi çağırdılar. Tefekkür etmeyi
bırakıp gelenlerle berâber şehre giderken, arkalarında bir gürültü koptu. Geriye
döndüklerinde, koca çınar ağacının da peşlerinden geldiğini gördüler. Bunun
üzerine Şa'bân-ı Velî; “Ey yaşlı çınar! Daha gelme, yerinde kal!” buyurunca,
köklerini sürükleyerek gelen ağaç, olduğu yerde kaldı.
Ömer Füâdî isminde bir sevdiği anlattı: Teyzemin başı çok ağrıyordu. Bu baş
ağrısı için gitmedik doktor, içmedik ilâç bırakmadık. Kimden ne ilâç duyarsak
onu deniyorduk. Fakat netice hiç değişmiyordu. Bir gün Şa'bân-ı Velî’ye gittik,
durumu anlattıktan sonra duâ istedik. “Kur’ân-ı kerîmin her harfinde bin derde
bin devâ vardır. Ondan şifâ aramayan şifâya kavuşamaz.” buyurdu ve bir Fâtiha-i
şerîfe okudu. Oradan ayrıldık, eve gelirken teyzeme ağrısını sorduğumda;
“Elhamdülillah hiçbir ağrı ve sızı kalmadı.” diyerek Şa'bân-ı Velî’ye duâ etti.
Şa'bân-ı Velî, 1568 (H.976) senesinde hastalandı. Hastalığının son günlerinde
talebelerini başına toplayarak, ayrı ayrı nasîhatlerde bulundu. Herbiriyle
vedâlaştı. Helâllaştı. Son nefesinde Kelime-i şehâdet getirerek vefât eyledi.
Kastamonu’nun Hisaraltı civarındaki türbesine defnedildi. Vefâtı için şu mısrayı
târih düşürdüler:
“Eyledi Şa'bân Efendi azm-ı dildâr-ı can!”
Türbesindeki kitâbede de şu beyt yazılıdır:
“Sarıl gel, dâmeni ihsânına sen Şeyh Şa'bân’ın,
Harâbından geçip ma’mûr-u-âbâd olmak istersen.”
DERDİME ÇÂRE
Şa'bân-ı Velî, bir sene kendine âit bir odada halvete girerek, günlerce dışarı
çıkmadı. İçerde nefsini terbiye etmek, yüksek dereceler katetmek için uğraştı. O
sıralarda hac mevsimiydi. Kastamonulu bir kimse, hac vazifesini yapmak için
Kâbe-i muazzamaya gitmişti. Orada hastalandı. Kendisine yardım edecek bir yakını
yoktu. Berâber geldiği kimseler, Mekke’den ayrılıp memleketlerinin yolunu
tuttuğu hâlde, bu kimse iyileşip yola çıkamamıştı. Memleket hasretiyle yanıp
yakıldığı ve gözyaşlarıyla ağladığı bir gün, yanına bir zât geldi. “Ey hacı
efendi! Ağlamanızın sebebi nedir?” diye sordu. O da durumunu anlatınca, dedi ki:
“Kâbe’nin Hanefî mihrâbı yakınında beş vakit namazını kılıp, kaybolan bir zât
vardır. Oraya git, kim olduğunu araştır. Bulduğun zaman ellerine yapış ve
sıkıntını anlat. O kendisini gizlerse de, sen ısrarla; “Derdime çâre!..” de. O
hacı; “Peki” diyerek, Hanefî mihrâbına gitti. Namaz arasında dikkatle gelenleri
kontrol ediyordu. Bir ara kendi memleketinden tanıdığı Şa'bân-ı Velî
hazretlerini de orada gördü. Namazdan sonra yanına varırım, diyerek, namazını
olduğu yerde tamamladı. Fakat namazdan sonra ne kadar aradıysa da Şa'bân-ı
Velî’yi göremedi. Bana bildirilen herhâlde budur diyerek, sonraki namaz vaktini
bekledi. Ezanlar okunduğu sırada, yine aynı yerde Şa'bân-ı Velî’yi görünce,
yanına sokuldu ve ellerine sarılıp öptü. Sonra bir nefeste derdini anlattı ve;
“Beni memleketime götürmek Allahü teâlânın izniyle sizce mümkündür. Derdime
çâre...” diye yalvardı. Şa'bân-ı Velî; “Mümkündür. Fakat sırrımızı açığa
çıkarmanızdan korkarız.” buyurdu. Hacı da sır saklayacağını bildirince, Şa'bân-ı
Velî, namazdan sonra kimsenin bulunmadığı yerde görüşerek; gözlerini yummasını
ve açmamasını söyledi. O zât sonunda; Allahü teâlânın izniyle kendini evinin
önünde buldu. Hacı, Şa'bân-ı Velî’nin kerâmeti ile, kısa zamanda çok uzun yolu
kat ederek memleketine gelmişti.
MİNDERİN ALTINDA
Bir zamanlar birinin, bir zâta borcu vardı,
O devrin parasıyla, beş yüz akçe kadardı.
Bunu ödemek için, çok çalıştığı hâlde,
Bir türlü biriktirip, veremedi yine de.
Alacaklı o adam, zaman zaman gelerek,
İsterdi parasını, hem de sitem ederek.
"Biraz mühlet ver diye yalvardıysa da ona,
O mühlet vermeyince, çok üzüldü o buna.
Bir velînin kabrine, gitmeye karar verdi,
Onu vâsıta edip, şöyle duâ eyledi:
"Mâlumdur elbet sana, yâ Rabbî, benim hâlim,
Bu velî, hürmetine, yardımcım ol sen benim.
Ödeyebilmem için, beş yüz akçeyi buna,
Bu borcum miktarınca, parayı gönder bana."
O velî hürmetine, duâ edip dönerken,
Şâbân-ı Velî geldi, aklına onun birden.
Huzûruna vardı ki, kimse yoktu evinde,
Diz çökmüş otururdu, ibâdet mahallinde.
O içeri girince, gösterip minderini,
Buyurdu: "Gel al bunun, altındakilerini."
Hâlbuki henüz ona, bir şey söylememişti,
Ondan başka kimse de, yanına gitmemişti.
Çekinerek oradan, bir miktar para aldı,
Ve lâkin utancından, hepsini alamadı.
Allah'ın velî kulu, buyurdu ki o zaman:
"Rabbimin ihsânıdır, al hepsini oradan."
"Peki" deyip o dahi, alıverdi hepsini,
Şâbân-ı Velî ise, kaldırdı ellerini,
Acıyıp onun için, duâ etti Allah'a:
"Yâ Rabbi, bu kulunu, darda koyma bir daha."
Bu kişi hem parayı, hem duâyı aldı ve,
Sevinç ve huzûr ile, döndü ve geldi eve.
Oradan getirdiği, paraları çıkardı,
Saydığında gördü ki, tam da borcu kadardı.
Gitti hemen koşarak, o alacaklısına,
Borcunu ödeyerek şükretti Mevlâsına.
Yâ Rabbî, kul borcundan bizi de eyle halâs,
İhsân et kalbimize, kavî îmân ve ihlâs.
1) Şakâyik-ı Nu’mâniyye Zeyli (Atâî); s.199
2) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1147
3) Menâkıb-ı Şa'bân-ı Velî
4) Sefînet-ül-Evliyâ; c.3, s.381
5) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.14, s.364
A. Hayatı :
Şeyh Şa'ban-ı Veli Kastamonu'nun Taşköprü İlçesi'nin Gökçeağaç Bucağı'na
bağlı Çakırçayı Köyü'nün Cimdar Mahallesi'nde dünyaya gelmiştir. Tumar-ı
Turuk-ı Aliyye'de bu yer, Harmancık Mahallesi Çiftehacılar Sokağı'nda
şeklinde kayıtlıdır. Doğum tarihi konusunda kesin bilgiye sahip değiliz.
Müze kayıtlarında 903/1497 yılı yazılı ise de bir not konularak bu tarihin
kesin olmadığı belirtilmiştir. Sefine-i Evliya'da ise 905/1499 yazılıdır.
Şeyh Şa'ban-ı Veli anne ve babasını küçük yaşta iken kaybetmiştir. Bu
sırada büyük bir ihtimalle dokuz yaşlarında bulunuyordu. Ortada kaldığı
böyle bir dönemde kendisini hayırsever bir hanım evlad edinmiş ve onu öz
evladı gibi sevmiştir. Bu olay vesilesiyle Hz. Peygamber (S.A.V.)e
sütannelik ve dayelik yapan Hz. Halime'nin kucak dolusu şefkat ve
muhabbeti hatırlanır. Bu hanımın Şeyh Şa'ban-ı Veli'ye, yaşı icabı gerekli
tahsili yaptırmasından hatta onu Istanbul'a kadar göndermesinden, onun
oldukça varlıklı bir hanım olduğu tahmin edilebilir. Daha sonraki
dönemlerde bu hanımdan söz edilmemesi, onun, Şeyh Şa'ban-ı Veli
Istanbul'da iken vefat etmiş olduğu kanaatını uyandırmaktadır. Sefine-i
Evliya'da Şa'ban-ı Veli·nin Yahya Efendi adında bir oğlunun bulunduğu
kayıtlıdır. Ancak adı geçen yüz yıldan fazla yaşadığı için torunu
olabileceğine dair not düşülmüştür. Her iki duruma göre Hz. Şa'ban-ı Veli·nin
evlendiğini ve neslinin devam ettiğini öğreniyoruz. Yahya Efendi
İstanbul'da Eyüp Camii'nde kürsü şeyhliğinde bulunmuş ve adı zamanın ileri
gelen alimleri arasında geçmiştir. Babası veya dedesi olan Şa'ban-ı
Veli'nin irtihali üzerine altıncı postnişin Çorumlu Ismail Kudsi
Efendi'den feyz alarak zahir ve batınını ma'mur etmiştir. Nihayet yüz
yaşını aşmışolduğu halde H.1082/M.1671 yılındadünyasını değiştirmiştir.
B. Tahsili, Seyahatleri
Şeyh Şa'ban-ı Veli ilk öğrenimine, zamanın gelenekleri de dikkate
alınarak, doğduğu mahallenin mektebinde Kur'an-ı Kerim talimiyle başlamış;
akli ve nakli bilimlere sahip olmak için zaman zaman Taşköprü İlçesine ve
devrinde alimlerin toplandıkları yer olan Kastamonu'ya gitmiştir. Bir
rivayete göre 918/1512 yılında vefat eden ve Kastamonu'nun İsfendiyar
Mahallesi'nde kain Abdürrezzak Camii Türbesi'nde medfun bulunan Osman oğlu
Hoca Veli'den tefsir ve hadis dersleri okuduğu hatta kastamonu'daki
tahsili sırasında kendisinden icazet aldığı bilinir. Şa'ban-ı Veli'nin
hayat kronolojisine bakılırsa makul gibi gelmektedir. Daha sonra buralarda
da tatmin olmayarak karayolu ile İstanbul'a gider. İstanbul'da her ilim
dalının erbabını bulur ve onlardan dersler okur. Kur'an-ı Kerim'i önceden
öğrenmiş olması ona tefsir ve hadis ilimlerinin kapılarını rahatlıkla
açtırır. Bu dönemde Fatih civarında bulunan medreselerin birinde kalmakta
olan Şeyh Şa'ban-ı Veli derslerini ilerlettikçe gerçekleri görmeğe başlar.
Bunca ilim okumaktan maksad gerçeğe, ilahi sırlara sahip olmaktır. Öğrenim
yıllarında güzel ahlakı ve ağırbaşlılığı ile çevresinde dikkat çekerek
tanınıp sevilen Şeyh Şa'ban-ı Veli Istanbul'da kimseye karışmadığı gibi,
zaman zaman odasının kapısını üzerine kilitleyip tefekküre dalardı.
Nadiren görüştüğü kimseler de kendisi gibi ilme susamış; halim selim
kimselerdi. 0, zahiri ilimlerle tatmin bulmuyordu. İrfan yolunun isteklisi
idi. Kendisini devamlı arayışa sevkeden bir iç sıkıntısı vardı. Bu sıkıntı
onu bir mürşid-i kamil aramaya sevketti. Istanbul'daki bazı şeyhlere
halini arzetti ise de aradığı mürşidi bulamamıştı. Tekkeleri dolaşıyor,
zikirlere katılıyordu ama içindeki sıkıntıyı bir türlü gideremiyordu. Bu
arada icazetnamesini aldı.
Bolu'da Hayreddin Tokadi (K.S.) adında bir mürşid olduğunu duymuştu.
Kendisinin adeta ona karşı sevkedilmekte olduğunu hissediyordu. Bir gece
rüyasında memleketine, sılaya gitmesi hitabını görüp işitti. Bunun üzerine
Kastamonu'ya dönmeye karar vardi. Sılasına giderken yol üzerinde bulunan
Bolu'daki Hayreddin Tokadi'ye uğrayıp onu ziyaret etmeyi düşünüyordu. Bir
iki arkadaşıyla birlikte Istanbul'dan yaya olarak yola çıktılar. Müze
kayıtlarına bakılırsa Hayreddin Tokadi'nin yanına varmaları 1519
yılındadır.
Bolu'ya, Tokadi'nin yanına bir akşam üstü ulaştılar. Tekkenin yakınındaki
handa konaklamayı düşünüyorlardı. Yatsi vakti idi. Arkadaşları hem yatsı
namazını kılmak hem de tekkedeki zikri dinlemek için tekkeye gitmeyi
teklif etmişlerdi. Şeyh Şa'ban-ı Veli'nin arzusu, şeyhi ile sabahleyin
görüşmekti. Sonunda o da arkadaşlarına uyarak birlikte zikir halkasına
katıldılar. Kalbindeki parlak ilahi ışıkla o hale geldi ki oralardan
ayrılmak için kendinde derman bulamadı. Arkadaşlarını kalacakları hana
gönderdi. Gönül sıkıntılarını Hayreddin Tokadi'ye anlatıp bütün varlığı
ile ona bağlanmıştı. Biat ederek maddi manevi her şeyini Tokadi'ye teslim
etmiş, dünya halini ve arkadaşlarını terk etmişti.
Şeyh Şa'ban-ı Veli Hayreddin Tokadi'nin yanında on iki yıl kaldı. Bu süre
zarfında şeyhinin hizmetinde bulundu. Bir çok mertebeler aştı. Hilafetle
Kastamonu'ya gönderildiği tarih 1530-1531'dir. 0, dünyaya değer vermeyen
olgun biri olduğundan ve adeta yokluğundan memnun bulunduğundan
Kastamonu'ya geldiğinde tanınmak istememişti. Bu şehre geldiğinde
Hisarardı semtinde Seyyid Sünneti Mescidi'ne yakın bulunan Hüsam
Halife'nin yaptırmış olduğu Cemaleddin Camii avlusuna indi ve orada
münzevi bir hayat geçirmeğe başladı. Bu haline acıyan halktan bazıları ona
çobanlık teklif ettiler; çamaşırını yıkadılar. Teklif edilen çobanlık
için, "Biz insanları gütmeğe geldik.", yırtılan eski gömleği için de, "Biz
dünyaya üryan geldik, üryan gideriz." sözleriyle tevekkülünü ortaya
koyuyordu.
0, ihlas derecesinde çok oruç tutar ve "Oruçlu ağzın zikri, marifetullah
kapısının anahtarıdır."derdi.
Şa'ban-ı Veli hazretlerinin şiir, nesir ve nutuk iradı ile ilgili her
hangi bir eseri yoktur. Bunun sebebi de kalden (sözden) ziyade hale önem
vermiş olmasıydı.
C. Şeyh Oluşu ve şeyhliği:
Şeyh Şa'ban-ı Veli bir gün Seyyid Sünneti Mescidi'nde bulunan
halvethanelerden birinde (Bkz. Fotoğraf 8,9) erbaine niyet etti.
Tamamladıktan sonraki hali halk tarafından bilinmeğe başlandı ve onun
mutasavvıf kişiliğini anlayan halk sohbetine gelmeğe başladı. Halvetiliğin
Kastamonu ve civarında, Seyyid Sünneti'den ( Bkz. Fotoğraf. 31) sonra ünlü
mürşidi kalmamıştı. Sünneti Efendi hayatta iken, ölümünden sonra yerinin
boş kalacağını hissederek derin üzüntüye kapılmıştı. Rivayete göre Seyyid
Sünneti, Hızır (A.S.)'dan zaman zaman, seccadesinin bir süre boş
kalacağını öğrenmiş fakat sonradan fevkalade bir şeyh tarafından
doldurulacağı müjdesini almıştı. Gerçekten de vefatında oğlu küçük olduğu
için babasının yerini dolduramamıştı. 0 günlerde Halvetiyye Tarikatından
olgun, kamil bir şeyh olan Tarakçızade Abdurrahman Efendi vardı. Fakat bu
zat Şeyh Şa'ban-ı Veli kadar liyakat sahibi değildi. Keza aynı tarihte
llgaz'da Benli Sultan, Bayramiyye'den İsa Dede, Nakşibendiyye'den Menekşe
Dağı'nda Mahmud Efendi vardı. Herbiri usul ve erkanı ile etraflarını irşad
ederlerdi.
Seyyid Sünneti'den boşalan seccadeyi Şeyh Şa'ban-ı Veli dolduruyor, Hızır
(A.S.)'ın müjdesi gerçekleşiyordu. 0, şeriat kurallarını uygulamada,
tarikat yolunu düzenlemede doğrulukla davranıyor, etrafına dervişler ve
dostlar topluyordu. 0 tarihte Seyyid Sünneti Mescidi, cami hüviyetinde
olmayıp şehrin dışında bulunduğundan Şeyh Şa'ban-ı Veli'nin dervişleri ve
kendisini sevenler onu şehir içinde bulunan Honsalar Camii'ne davet
ettiler. Bu camiye geldikten sonra etrafındaki halka daha da büyüdü.
Kendisini Şaban Dede namıyla anmağa başladılar.
Şeyh Şa'ban-ı Veli dervişlerini Seyyid Yahya Sultan'ın yolundan ayırmıyor
ve Mi'yar-ı Tarik adlı kitaba uyarak dervişlerine yol gösteriyordu.
Yaptığı her işte Allah rızasını gözetirdi. Dünya arzusu yoktu. Etrafa
gönderdiği halifelerinde de bu vasıfları arardı. Kendisini çekemeyenler
olmakla birlikte onların irşadı ve tesirleri bu derece kalıcı olmadı.
Şeyh Şa'ban-ı Veli bütün işlerinde şeriat hükümlerine uyar, "Şeriat
bademin kabuğu, tarikat özüdür." derdi. Böylece mürşid-i kamil olarak ünü
dört bir yana yayıldı. Osmanlı ülkesinin her tarafına halifeler gönderdi.
Üç yüz altmış zata hilafet duası etmiştir. Bu hal kendisinden
sorulduğunda, "Üç yüzüne ben dua ettim, altmışına Sultan-ı enbiya dua
ettiler." demiştir.
Bunca ilim ve irfanına rağmen Şeyh Şa'ban-ı Veli tevazuu seven, ilmiyle
övünmeyen biri idi. 0 derece ki, çokları kendisini ümmi bilirdi. Honsalar
Camii'nde Kur'an-ı Kerim'i tefsir eder, hadisler naklederdi. Bu ilmi
toplantılara halk gelir ve kendisini zevkle dinlerlerdi. Fakat zamanla
irşadı batıni galebe çaldığından va'z ve nasihattan vazgeçti.
Şeyh Şa'ban-ı Veli'ye sadece Kastamonu'dan değil, başka yerlerden de dost
ve müridan gelirdi. Bunlar arasında tanınmış ilim ve din adamları
bulunuyordu. Değerini anlamayan bazıları ise dedikodu yaparak kötü
niyetlerini ortaya koymalarına rağmen o bunların hiç birine cevap
vermemiş, tahammül etmişti.
Şehrin Atabey Mahallesi'nde çıkan bir yangında yanan bir tahta Honsalar
Camii'ni de tutuşturdu. Ahşap olan binayı kurtarmak mümkün olmadı. Yeniden
yaptırmak isteyen dervişlerine Şeyh Şa'ban-ı Veli izin vermedi. "Bu
yanıkta bir hikmet vardır." diyerek Hisarardı'nda Seyyid Sünneti
Mescidi'ne yakın bir eve taşındı. Bu ev Eyüb Halife tarafından hibe
edildi. Şeyh Şa'ban-ı Veli hayatta iken bu evde oturmak ve yerine geçecek
şeyhlerin de oturmaları için bir vakıfname tanzim etti. Bu vakfın
şahsiyeti daha sonra kütüğe kaydedilmiştir.
Şeyh Şa'ban-ı Veli hayatı boyunca kendine bizzat başvuran veya dua ile
yardım isteğinde bulunan herkese koşmuş, çeşitli kerametler göstermiştir.
Bunlar kerametleri kısmında geçmektedir.
Şeyh Şa'ban-ı Veli giderek yaşlanmakta idi. Halvet ve uzlet etmek
isteyerek Seyyid Sünneti Makamı'ndaki savmaasına girdi. Rivayete göre yedi
yıl dünya yüzü görmedi. Beş vaktini burada kıldı. Tayyı zaman ve tayyı
mekan ile namazlarını Ka'be-i Muazzama'da kıldığını söyleyenler de vardır.
Kerametlerinin anlatılmasından hoşlanmaz, anlatanı azarlar ve inkar
ederdi. Bazı kerametler yalnız kendisinde değil, dervişlerinde de
görülmeğe başladı.
Şa'ban-ı Veli evliyalık tacını giymişti. Dışarıya hiç çıkmadığı
savmaasında, dua isteğiyle gelenlere yardımcı olmaktaydı. 0, dünyadan
elini, eteğini çekmiş; halka minnet etmeyerek kanaat ve tevekkülle ömür
geçirmişti. Para biriktirmez, nerede ise hepsini dervişlerinin ve onların
ailelerinin nafakalarınave darda kalanlara harcardı.
Şa'ban-ı Veli Hazretleri sadece insanlara değil, cinnilere de mürşid
olduğundan insan ve cinnin mürşidi anlamında kendisine Mürşidü's-Sakaleyn
denirdi.
Hazret-i Şa'ban-ı Veli kutbiyyet makamına ulaştıklarında Allah'tan üç şey
istemiştir:
1. Tarikatına intisab edenlerden bir kimse seyr-ü sülukun sırlarına
haberdar olamadan vefat ederse o kimseye son nefesinde tevhid-i zat
zevkinden ihsan buyurulması,
2. Tarikatı saliklerinin cin ve peri tasallutundan, bilhassa sihir
yapıcıların sihirlerinden muhafaza olunması,
3. Kıyamet gününe kadar ariflerin eksik olmaması.
Gerçekte bu tarikattan çok arifler yetişmiştir. Salikler arasında cin ve
periye musallat olanların bulunmadığı kitaplarda yazılıdır. Ömrünün
sonlarına yakın dervişlerini yanına toplayarak onlara dua ve nasihatlarda
bulunmuştu. Bu arada Istanbul'da Süleymaniye Camii Vaizi, aslen
Kastamonulu Muharrem Efendi kendisini ziyarete gelmişti. Gitmeğe
hazırlanırken ona, "Gitme, biz ahirete göç yapıyoruz. Benim namazımı kıl,
öyle gidersin." buyurdu. Görünür bir rahatsızlığı olmadığından bu sözleri
onun yaşlılığına verdiler. Fakat gerçekten kısa bir süre sonra bir cuma
sabahı gün doğarken dünyasını değiştirdi. Tarih 18 Zi'lhicce 976 yani 4
Mayıs 1569 Çarşamba günüdür.
Allah şefaatinden ve himmetinden ayırmasın. Ruhuna Fatiha.
|